delipoyraz's profileDelipoyrazPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
Delipoyraz |
||||||||||||||||
|
|
Seni bi görüşün yok mu bu space hakkında? Eğer varsa yaz yoksa düşüncesiz birisimisin sen :)
|
|
||||||||||||||
|
Public folders
March 21 İnternet Yaşamdır7-20 Nisan İnternet Haftası
Türkiye İnterneti 12 nisanda 15. yılını doldurmuş olacak. Türkiye İnternet Kamuoyunu, 7-20 Nisan'da gerçekleşecek 11. İnternet Haftasını, tüm ülkede İnternete verdiğimiz öneme yakışır bir şekilde; interneti savunmaya, interneti konuşmaya ve bu doğum gününü kutlamaya çağırıyoruz. Tüm kesimlerden, Üniversiteler, Ticaret ve Sanayi Odaları, Çiftci Birlikleri, Ziraat Odaları, Mühendis Odaları, Barolar, Tabib Odaları, Bankalar Birliği, Noterler Birliği, Organize Sanayi Bölgeleri, Yerel Yönetimler, İnternet Cafeler, Okullar, Kaymakamlıklar, Valilikler, Bakanlıklar, tüm kamu yönetimi, özel sektör, internet şirketleri, Bilişim/Bilgi/İletişim STK'ları, Demokratik Kitle Örgütleri, Bilişim Klüpleri, Tüm Medya Kuruluşlarını, Bireyleri bu İnternet Haftasını tüm ülkeyi saran bir İnternet Şenliğine, Bilgi Toplumu, e-dönüşüm, e-türkiye ve e-devlet kavramlarının geniş kitlelerle tanıştırıldığı bir İnternet ve Bilişim Fırtınasına döndürmeye çağırıyoruz. İnternet Haftası toplumda İnternet kültürünü yaymak, İnternet bilincini yaratmak, İnterneti tanıtmak, büyütmek, yeni projeler başlatmak, sorunları ve çözüm yollarını tartışmak, kısaca İnterneti Türkiye gündemine yerleştirmeyi amaçlamaktadır. Türkiye İnternetinin gündemindeki sorunları tartışmak, özellikle Yönetişim, Yasal düzenlemeler, Serbestleşme, İnternet ve Telekom sektörünün gelişimi, iş yaşamı, eğitim, kültür ve demokrasi boyutlarını gündeme getirmek; bireysel güvenlik, güvenli internet ve Bilgi Toplumu kavramlarıyla tüm toplumu tanıştırmak, bu İnternet Haftası için seçtiğimiz önemli bir hedeftir. Bu kapsamda yukarıda saydığımız tüm kurumlar, örgütler, firmalar, yerel yönetimler ve bireylerden bu etkinliklere katkıda bulunmalarını bekliyoruz. Bu etkinlikleri, tüm Türkiye'ye yaymak istiyoruz. Geçen yıllar 50 civarındaki ilde İnternet haftası etkinliği yapabilmiştik. Bunu zamanla tüm illere çıkartmak istiyoruz. Bu yıl özellikle yeni kurulan Üniversiteler ve illerinde etkinlik yapmak istiyoruz. Tüm ilçelerde, tüm okullarda, tüm belediyelerde, ziraat odalarında, ticaret ve sanayi odalarında, organize sanayi bölgesinde, halk kütüphanesinde bir etkinlik yapılsın istiyoruz. İnternetin önemine inanmış her kişi ve kurumu bu çorbaya kendi olanakları ölçüsünda katkıda bulunmaya çağırıyoruz. Geçen yıl 500 bin afiş dağıtmıştık. Bu yıl gönlümüzde 1 milyon afiş ve okullar, kütüphaneler, bankalar, belediye otobüsleri, internet cafeler, postahaneler, TT ve Telefon dükkanlarını afişle donatmak var. Basından İnterneti, olanakları, sorunları, projeleri, özellikle e-türkiye ve e-devleti anlatmasını ve ne yapılmalı, nasıl yapalım sorusuna yönelik yazılar, ve haberler çıkmasını istiyor; İnternet sayfaları, İnternet ilaveleri; İnternetin çeşitli uygulamalarını anlatan yazılar bekliyoruz. Bu sene, öne çıkan internetin marjinal problemleri konususunda toplumu bilgilendirmeye önem verilmesini istiyoru, bekliyoruz. İnternet haftasında dağıtılan Internet kitapçıkları yararlı olur diye düşünüyoruz. TV'lerden gene tanıtıcı programlar; ve `prime time' da İnterneti Türkiye'nin gündemine girmesine katkıda bulunacak açık oturum, forum gibi programlar bekliyoruz. Özellikle, siyasal kadroları da bu tartışmaya çeken, ulusal politika oluşturulmasına katkıda bulunacak programlar arzulamaktayız. Üniversitelerden ve ISS'lerden bu konularda basına destek olmasını bekliyoruz. Her kamu kurumundan kendi e-devlet projesini önce kendi webinde anlatmasını, vatandaşlara yönelik broşür hazırlamasını, kurum içinde tanıtım ve eğitim yapmasını, basın ve vatandaştan geri besleme mekanizmaları kurmasını istiyoruz, öneriyoruz. Kamu kurumlarından küçük de olsa yeni bir "e-devlet" hizmeti başlatması güzel bir katkı olur. Küçük, büyük her kurumun kendi webini gözden geçirmesi, yeni sayfalar, yeni hizmetler eklemesi çok güzel olur. Bir tarama mekanizması, telefon rehberleri, e-mail adresleri, sıkça sorulan sorular dökümanı ilk anda akla gelen konular. Web sayfalarının W3C standartlarına uygun olması, platform ve tarayıcı bağımsız olması; engelli yurtaşlara, düşük bant genişliğine uygun seçeneklerin olması önerilir. RSS ve Wiki gibi yeni nesil hizmetlerin olması, üretilen tüm dokümanların webten erişilebilir olmasını arzuluyoruz. Tüm kurum çalışanlarına sunulan e-posta ve webmail hizmeti, kurum içi haberleşme mekanizmaları gene mütevazı hedefler arasında. Kültürel mirasın internete aktarılmasına yönelik katkılarda yararlı olur. Bireylerden kendi kişisel weblerini oluşturmalarını, uzmanlıklarını, meraklarını, katkılarını İnternete taşımaları destekliyoruz. Yurt dışı alan uzayındaki kişisel sayfların .name.tr ve .tel.tr ile Türkiye alan uzayına taşınmasını öneriyoruz. Avukatlarımızı, av.tr altında çalışmaya çağırıyoruz. İnternet haftasında İnterneti geniş kitlelere tanıtacak, bir `Internete Dokunun' sloganlı etkinlik yapabiliriz. Büyük alışveriş merkezlerinde, kütüphanelerde, ve tüm üniversitelerde `Internet cafe', İnternet evi, gibi İnternet erişim mekanları açılması önem verdiğimiz etkinlikler arasında. Özellikle bankalarımızdan, ISS'lerden ve bilgisayar firmalarımızdan bu konuda katkı bekliyoruz. Bunu özellikle, buna gereksinim duyulan, bölgelerde teşvik etmek istiyoruz. İnternet kullanmayı öğreten kursları ücretsiz ya da mütevazı üçretlerle sunan kampanyalar. İnternet cafelerde ucuzluk kampanyaları. Web yapmayı, kisisel güvenliği, spam ve viruse karşı korunmayı öğreten mütevazı kursları Sivil Toplum Kuruluşlarından, İnternet Cafelerden, Üniversitelerden, ISS'lerden yurdun dört bir köşesinde bekliyoruz. Anababalara, öğretmenlere, hakim ve savcılara, avukatlara yönelik etkinliklerin altını çizmek isteriz. Konferanslar, bu sürede yapılabilecek en kolay ve önemli etkinlikler arasındadır. Genel tanıtıcı konuşmalar, çeşitli özel konuları, etkileri, sorunları uygulamaları gibi, örneğin eğitim, hukuk, tıp, ticaret, eğlence, turizm gibi konular bu tür etkinlikler arasında sayılabilir. İnternetin tarihi, siyasal etkileri, olanakları, ve sorunları da tartışılabilecek konular arasında. Bilgi Toplumu Stratejisi, ve Eylem Planı özellikle konuşulması gereken konuların başında geliyor. İnternetin altyapısı, çalıştırılması ve uygulamalarının teknik boyutları konusunda da seminerler yapılabilecek etkinlikler arasında. Türkiye İnternetinin çeşitli sorunlarını irdeleyen ve özellikle, Ne yapılmalı sorusuna cevap aramaya yönelik açık oturum türü etkinlikler önemlidir. KOBI'ler, Kamu ve Okulların Internete taşınması, Bilgi Toplumu Stratejisi ve Eylem planının tartışılması, ve uyguların tartışılması, çeşitli sektörlere yönelik Ulusal Politikaları gündeme getirmek, İnternet ve temsil ettiği teknolojileri Türkiye gündemine yerleştirmeye yönelik çabalara öncelik vermek istiyoruz. Bu etkinliklerin planlanması ve hayata geçirilmesinde, ilgili herkesten katkı bekliyoruz. Bu kapsamda, haftaya sponsorluk yapacak kurumları arıyoruz. Planlama ve neler yapılması konusunda çeşitli toplantılar yapılacaktır. Bunlar listeler ve internethaftasi.org.tr webinde duyurulacaktır. Şu konuların altını çizmek istiyoruz:
Yukarıda belirtilen etkinlikler esasta bir fikir vermek içindir. Türkiye İnternetini büyütecek her türlü etkinliğe açığız, destekleriz. Her İnternet gönüllüsünden, İnternetin önemini kavramış her kişi ve kurumdan, Türkiye İnternetinin parçası olan herkezden destek bekliyoruz. AZMİN SONU ZAFER -BİR BAŞARI ÖYKÜSÜMerhaba okuyucularım. Uzun süredir yazı yazmıyorum. Daha çok konferanslara ve görüşmelere ağırlık veriyorum. Arkadaşlığımın uzun yıllara dayandığı değerli dostum Selçuk ARICI ile görüşürken yazı yazma konusunda ne kadar aç olduğumu görme fırsatım oldu. Bu nedenle yazı yazmaya tekrar başlamak istedim. İlk yazımın konusu yakından tanıdığım bir arkadaşımın başarı öyküsü olacak. Bu yazı hedefleri olan ve hedefleri için emek harcamayı para harcamaktan daha önemli gören okuyucularım için olacak. Öykümüzün kahramanı bir avukat. Hukuk fakültesini bitirdikten sonra yapacağı işin büroda çalışmak değil de hâkimlik olduğunu gördüğünde umutları kadar içindeki sıkıntılarını da fark etmişti. Ne yapması gerektiğine karar vermişti, ama zorlu sınav süreci, çevresindeki insanların baskısı ve en önemlisi de narsist benlik yapısı karşına çıkan en önemli sorunlardı. Hedefini netleştirdikçe ödemesi gereken bedeller de artıyordu. İlk önce kendisi için çok anlamlı olan ve zorlu bir süreçle başladığı yüksek lisansına ara vermek zorunda kaldı. Bu kendiyle ilk hesaplaşmasıydı. Sonra Adli ve İdari Hakim Adaylığı sınavlarına girdikçe binlerce kişiyle yarışmanın verdiği gerginliği yönetmeyi öğrenmesi gerekiyordu. Çok çalışsa da sınavı kazanmasının 4-5 yılını alabileceğini gördüğünde uykusuz geceleri ve kendine güvensizliği artıyordu. Çevresinde kırmadığı kişi yok denilebilirdi. Bu normaldi çünkü kişi kendisini kırmaya başladığında karşıdakileri de kırıyordu. Hedefiyle o an ki durumu arasındaki mesafeyi algıladıkça gerginliği artıyordu. Sınav süreci uzadıkça belirsizlik artıyor, çok önemli iş fırsatlarını hedefi için geri çevirmek zorunda kalıyordu. Tabii bu arada ailesine karşı duyduğu sorumluluk üzerindeki yükü arttırıyordu. Yaşadıkları sadece bu kadar da değildi sınav sürecinde hükümetin aldığı kararlarda yargının yürütmeyi durma kararları işi iyice içinden çıkılmaz hale getiriyordu. Çünkü hayattaki en önemli hedefi için hukuken de belirsizlikler oluşuyordu. Şimdi şu sorunun cevabını merak ediyorsunuz değil mi? Nasıl oldu da Adli ve İdari Hakim Adaylığı sınavını kazandı? Cevabı basit ama kolay olup olmadığına ya da hayatınızda uygulayıp uygulayamayacağınıza siz karar vereceksiniz. Hedefinin kendi için önemini çok iyi kavradı. Elde edeceği sonucun hayatının sonraki kısmını ve gelecekteki yaşam tarzını nasıl etkileyeceğini gayet iyi biliyordu. Asıl önemli olansa neyi yaptığında kendine huzur bulacağını neyi yapmadığında kendine huzursuzluk olarak geri döneğini anlamıştı. Öncelikle kendisini tanımıştı. Daha sonra ise benim “hedef ihtiyaç analizi” dediğim bir süreci hayata geçirmişti. Hedeflerinizi canlı birer varlık gibi düşünün. Örneğin çiçekleriniz, evcil hayvanlarınız ya da arkadaşlarınız yaşamak için, hayatlarını sürdürmek için nelere ihtiyaç duyuyor? Bunu düşünün. Havaya, suya, besinlere v.b. birçok gereksinime değil mi? İşte hedeflerinizin de canlı kalması ve yaşaması için bu tür ihtiyaçları vardır. Dikkat ettiyseniz yukarıda bahsedilen örnekteki kişi hedefine öncelik ve değer verdi. Onu sevdi, ona ihtiyacı olduğunu düşündü ve bir tür bağlılık geliştirdi. Gönül rızasıyla fedakârlıklarda bulundu. Tıpkı canlıların yaşamlarını sürdürmek için kullandıkları sistemler gibi hedefi için stratejiler ve yöntemler kullandı. Sonuçta emek; özveri ve inançla bir sistem bütünlüğü içinde harmanlandı ve istenilen hedefe varma olarak vücut buldu. Tabi ki kendisi ve çevresindeki insanlar da dua etmeyi unutmadı. Bu nedenle yazımı şiirsel olarak ifade edilmiş bir dua ile bitirmek istiyorum. Bir Dua Allah'ım bu yaramaz kız Söz dinlemez biliyorum Acı ona, yardımcı ol Belki biraz başına buyruk ama Kocaman temiz bir yüreği var Sınav onun için önemli Aslında hayatta en önemlilerden Yinede en sonda yer veriyor, ona Buna rağmen çalışıyor ve çok çalışıyor Bazen umarsızca sınırı geçiyor Bazen görmediği bedelleri ödüyor Ama ne olursa olsun İzninle hak ediyor Allah'ım onu koru Ve ona yardımcı ol. Ancak senden yardım ister, yalnız sana ibadet ederiz. Dua edenleriniz bol olsun. İnsan kalbini nurla doldurduktan sonra ışık saçmaması düşünülemez. Bana Her Konuda Yazabilirsiniz Psik.Dan Yaşar Şenel PARAYI BULUNCA HAYATIMI YAŞAYACAĞIM !Merhaba sevgili okuyucularım. İlkyazıma gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederim. Benim için büyük bir heyecan oldu. Şimdi heyecan eşittir yaşamaktır sözünü daha iyi anlıyorum. Bu sözü seminerlerimde kullandığımda katılımcılar ne demek istediğimi soruyordu. Ben de içinizde yakaladığınız duygu yaşadığınızın en büyük kanıtı değil mi? diye soruyordum. Sevgili dostum Selçuk Arıcı’ya da bu heyecanı yaşamama sebep olduğu için tekrar teşekkür ediyorum. Bugün nerde uyandınız? Gözlerinizi açtığınız yer büyük bir ihtimalle eviniz oldu. Daha sonra işe gitmek ya da ihtiyaçlarınızı karşılamak için dışarı çıktınız. Gün içinde onlarca olay yaşadınız, onlarca tepki gösterdiniz. Diyelim ki bu olayları sağ salim atlattınız ve evinize döndünüz. Eviniz nasıl bir yer? Birkaç saniye düşünün, lütfen. Duvarlarını, içini, kaç metre kare olduğunu, size ait olup olmadığını ve en önemlisi orda ne yaşadığınızı düşünün. Yüz haliniz nasıl? Asık mı? Yo keyifli herhalde. Bu yazıyı okuyacak kişi sayısı kadar farklı tanım olacağını biliyorum. Ben de sizlere hayali bir ev tanımı yapmak istiyorum. Tek katlı bir ev burası. İçinde kalabalık bir nüfus var. Büyük anne, büyük baba, anne, baba ve çocuklar. Duvarlar iyi inşa edilmemiş. Eğrilikler fark ediliyor. Ama garipsemiyorsunuz, yaşadığınız hayata çok benziyor. Eşyalarınızı ekonomik gücünüz doğrultusunda almışsınız. Özenle koruduğunuz belli, ama eskimiş haldeler. Çatı bazen yağmurun en güzel tanelerini sizin için hediye ediyor. Odanın ortasından dans ederek geçen farelere alışmışsınız. Mutfağa girdiğinizde sonradan yapıldığı çok fark ediliyor. Hatta sonradan yapıldığını kafanıza düşen kurtçuklardan da anlayabiliyorsunuz. Çünkü doğada yaşayan tüm canlılar gibi evinizin üzerinden geçen ya da orada barınan hayvanlar da ölüyorlar ve sonrada çürüyorlar. İçiniz mi karardı? Yoksa huzur mu yakaladınız? Bu hissinizi bence yazın. Şimdi hayal ettiğimiz ev üzerinde birkaç değişiklik yapalım. Mesela ev size ait değilse sizin olsun. Duvarları ve içindeki eşyaları mükemmel olsun. Evinizi doublex ya da triplex yapalım. Ve boğazın en güzel yerinde olsun. Bunlar nasıl mı olacak? O halde kazancınızı da gerçekten hayalinizdeki yaşam standartlarına getirelim. Herkesin imrendiği otomobilleri de unutmayalım. Şimdi kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Ayaklarınız yerden mi kesildi? Yoksa başınız mı dönüyor? Peki hikayenin bundan sonrası? Bana bunu sormayacak mısınız? Mutlu bir yaşam değil mi? Yanılıyorsunuz. Mutluluğu yaşamak ile mutluluğu hayal etmek birbirinden farklıdır. Mutluluğu çoğu kez düşünmüşsünüzdür. Peki, mutluğun isteklerinizin gerçekleşmesi anlamına gelirken kendinizi de yenileyeceğiniz anlamına geldiğini, fark etmediğiniz “yeni ve farklı bir sizin” olacağını düşündünüz mü hiç? Zor şartlarda genellikle kişiler birbirlerine daha çok bağlanır. Yardımlaşma artar ve biz bilinci gelişir. Dolayısıyla örnekteki ailenin de o şartlarda bile mutlu olma ihtimali artar. Şahit olduğum böylesi bir hikâye de keşke “yine eski evimizdeki gibi mutlu olsaydık” sözü bana çok anlamlı gelmişti. Şimdi “Hayatımı yaşayacağım” cümlesini tekrar kendinizin en mahrem yerindeki “ben” e sorun. Gerçekleşmemiş hayallerini tekrar anlatsın. Hangi duyguları, hangi ihtiyaçları için istediğini size fısıldasın. Tanık olduğum birçok gerçek yaşam hikâyesinde istekler yerine geldikçe bencillik artmaktadır. Yani kişi daha çok kendini düşünmekte, değer yargıları zayıflamakta ve hazza yönelik davranmaktadır. Özellikle kişi çok zor şartları aştığını ve artık “hak edilmiş” bir mutluluğa layık olduğunu düşündüğünde durum daha da kötüleşebilir. Daha geniş imkânlar kişinin benliğinde saklı kalmış, en derin arzuları gerçekleştirme arayışlarına neden olabilir. Sınır tanımaz gece yaşantıları, ileri derecede madde bağımlılıkları, sado-mazoşişt hareketler, dibe vurma için olmadık hareketler v.s. Bence, buradan çıkaracağınız sonuç sahip olmanın kötü olacağı, arzuların ve paranın kötü olacağı değildir. Nelere nasıl sahip olmak istediğinizi tekrar düşünmeniz, bu arayışların sizi nasıl değiştirebileceğini hesap etmeniz, şartların ve zamanın değiştirdiği sizi kabullenip kabullenemeyeceğinizi gerçekten algılamanızdır. İki paragraf önce benliğinizin size fısıldadıklarını en temiz, en saf benliğinizle anlamanızdır. MUTLULUK Mutluluk dışarıda değil ki; Sende, senin içinde Dürüstlüğünde Acı içinde değil ki, Hayatı yaşayışında, Yaptığın tercihlerde, Düşünce şeklinde Güçlü olmak zor değil ki, Gülmek, hayata sarılmak, Yeniden doğmakta Sevilmek uzakta değil ki, Seni saran el, Sana bakan göz, Endişelenen bir yürekte İsyan dağda değil ki, Duygularda, Anımsamakta, Sarsılan hayallerde Takılıp kalmak bataklıkta değil ki, Zincirlere sarılmakta, Korkmakta, Kendine güvenmemekte Yeni doğan filiz öksüz mü doğar? Üşür mü? Yenilir mi? Sararıp solar mı? İçindeki güneş battığında doğmaz mı? Saklı kalmış gün ışığı, Ortaya çıkmaz mı? Psik. Dan. Yaşar Şenel Şirketlerde performansı / verimliliği artırma yolları nelerdir ?Performans kelimesi insan için düşünüldüğünde tek başına size ne ifade ediyor? Bir çabalama göstergesi mi ? Alınan başarıların sonucu mu ? Yoksa gösterilen gayret veya çabalamanın bir ölçüsü mü ? Siz ne derseniz deyin. Ama performans bir bireyin başarılarının göstergesidir. Onun subjektif ve objektif bilimsel metotlarla ölçülmesi ve sayısal olarak derecelendirilmesidir. Peki bir insanın performansını gerçekten ölçmek kolay bir şey mi ? Hani birçok şirkette özellikle maaş artış dönemlerinde veya kariyer planlama yapılan şirketlerde bir çalışana pozisyon atlatıldığında, başka bir deyişle terfi ettirildiğinde aklımıza gelen bir kavram performans. Ama aslında durumun bu kadar basit olmadığını söylemek isterim. Performans değerlendirme deyip geçtiğimiz şey bizim aldığımız ücretten, çalıştığımız pozisyona, şirkete kadar hayatımızı etkileyen önemli bir kavram. Hatta işvereninizle bir problem yaşadığınızda ve işinizden çıkarıldığınızda işvereninizle aranızda cereyan edecek herhangi bir hukuki durumda yine en önemli şeylerden birisi olarak karşımıza çıkıyor performans değerlendirme. Günümüzde, özellikle bizim ülkemizde henüz önemi tam olarak kavranmamış olsa da gelişmiş batı toplumları performans değerlendirmeye bundan 50-60 yıl öncesinden itibaren çok önem vermişler ve değişik metotlar geliştirmişler. Amir-ast değerlendirmesinden tutun da, yetkinlik bazlı performans değerlendirme, 360 derece performans değerlendirme, hedef bazlı performans değerlendirme bunlardan sadece birkaçı. Öyle sanıyorum ki birçoğumuzun ilk defa duyduğu bu değerlendirme metotlarının özellikle günümüzde, büyük şirketlerde değişik şekillerde kullanıldığını ve sizin yani çalışanların hayatını bir şekilde etkilediğini kaçınız bilmekte. Peki size bununla ilgili gerekli bilgiler aktarılmakta mı ? Yani maaş artış dönemleriniz geldiğinde veya birileri sizin adınıza bu kişi bu kadar performans gösteriyor diye üst yöneticilere rapor hazırladığında kaçınız bu konuda bilgilendiriliyorsunuz. Öyle ya maaşınızdaki artış veya terfileriniz bile sözüm ona adı performans değerlendirme olan ama uygulayanların veya puan verenlerin bile tam olarak ne yaptığını bilmeden, kendi kafalarına göre, kendi siyasal, sosyal, anlayış/paradigmalarına göre sizi yorumladıklarını kaçınız bilmekte. Oysa bir insanın perfomansını değerlendirmek gerçekten subhejtif değerlerin yanı sıra nicel yani sayısal olarak ölçülebilen değerlerle de olmamalı mı ? Oysa ülkemizde birim şeflerinin veya patronların tamamıyla kendi insiyatiflerine bırakılmış durumda olan performans değerlendirme sistemi bir çok insanın haksızlığa uğramasına neden olmakta. Sizlerde çevrenizde çalıştığı yerden şikayette bulunan bir çok çalışan görmüşsünüzdür. Şirketin sinerjisine bir türlü ısınamayan, iş yerine mecbur kaldığı için devam ettiğini söyleyen, kısacası işinden memnun olmayan bir çok insan. Size göre çalışanların memnuniyetsiziliğinin nedenleri ne olabilir ? Para mı ? İş arkadaşlarıyla olan geçimi mi ? Çalıştığı pozisyon mu ? Bütün bu sebepleri artırmak mümkün. Ama benim bu konudaki temel görüşüm çalışanların problemlerinin tam olarak tespit edilememesi ve işyerindeki adaletsizlikler. Bakın ! Çalışanlar birer insan olarak çeşitli ihtiyaçlara sahipler. Tıpkı yemek, içmek gibi fizyolojik ihtiyaçlar gibi, duygusal olarak tatmin edilme, ikna olma, işyerine bağlılık maalesef ülkemizde çok ta önemsenen bir durum değil. Mühendis olan yöneticiler veya patronlar konuyu yanlış anlamasınlar. Fakat bugün özellikle ülkemizde mühendis kökenli pek çok idareci olayın insani boyutunu bir kenara bırakarak çalışanlarının insani ihtiyaçlarına cevap verememektedirler. Yani verimlilik dediğiniz şeyi şu saatler ve şu saatler arasında 10 parça yerine 15 parça üreteceksiniz diye açıklayamazsınız. Bu asla ama asla verimliliğin tanımı olamaz. Olmamalı. Özellikle üretimde çalışan işçilerin çok sık iş değiştirmelerinin nedeni size göre sadece aldıkları maaşlarla açıklanabilir mi ? Başka bir soru daha ? Peki asgari ücret veya biraz üzerinde maaş alan bir çalışan diğer gireceği işte de asgari ücret alacak iken neden sürekli iş değiştirmekte. Yani özellikle alt gelir düzeyindeki çalışanlarda karşılaştığımız işi bırakma, işten ayrılma sebepleri neler olabilir ? Peki şirketler bu turn over oranını neden düşüremiyorlar ? İşte bütün bu sorulara pek çok cevaplar verebiliriz. Ama az önce belirttiğim gibi bunun en temel nedeni çalışanın ihtiyaçlarının tam olarak tespit edilememesi ve işyerinde hakim olan adaletsizlik duygusudur. Yine çalışanların performanslarının ne şekilde ölçüldüğü ve bunun hangi bilimsel dayanaklara dayandığı da çalışanı ikna edemeyen yani işyerine güvensizlik oluşturan etkenlerdendir. Eğer siz çalışanınıza belirli bir kariyer planlaması yapmazsanız, onun performansını artırmak adına onun kapasitesinin üzerine çıkarırsanız ve bunun karşılığını tatmin edici bir şekilde vermezseniz, çalışanınıza (yukarıda bahsettiğim mühendis yönetici mantığıyla) birer makine gözüyle bakarsanız, onun duygularını, düşüncelerini iyi analiz edemezseniz asla ama asla istediğiniz verimliliği yakalamazsınız. Peki durum nasıl düzeltilebilir ? Bakın herşeyden önce insan psikolojini bilmek, çalışanların ne gibi bir duygu durumuyla karşı karşıya olduğunu doğru analiz etmek pek çok idareci için araştırılması gereken birinci konudur. Ne bir yöneticinin çalışanı için çıkıp gitsin yenisini buluruz yaklaşımı göstermesi doğrudur ne de çalışanın burası olmazsa çıkar şu şirkete girerim demesi. Burada hakkaniyetli olan işverenin çalışanını daha ilk işe aldığı andan itibaren şirketin politikalarını ve şirketin işleyiş sistematiğini doğru bir şekilde anlatmasıdır. Bununla birlikte kendisinden neler beklendiğini iyice açıklaması ve nihai karara bundan sonra varmasıdır. Ayrıca uygulanan sosyal yardımlar, ek kazançlar, şirketin diğer imkanları çalışana iyice anlatılmalıdır. Kısacası daha iş akdinde taraflar birbirlerini suçlayacak falanca söz vermiştiniz uygulamıyorsunuz ? türünde serzenişlerde bulunmamalıdır. Çalışanlara doğru performans değerlendirme sisteminin uygulanması, tatmin edici sosyal haklar verilmesi, sosyal faaliyetlerde bulunulması (örneğin turnuvalar düzenlenmesi), şirketçe ortak faaliyet alanları belirleyip bunları uygulamak ve bunları geleneksel hale getirmek, bunun için çalışanlardan görüş almak ve bu görüşler ışığında bu faaliyetlerin belirlenmesi, sonrasında bunun çalışanlara anlatılması doğru bir yaklaşım olacaktır. Ayrıca her çalışana kariyer planlaması yapılması, şirketin medya vb. mecrada vereceği şirket reklamlarının artırılması çalışanın şirketine bağlılığını artıracak etkenlerden sayılabilir. Son belirttiğim ifade size ilginç gelebilir. Bir şirketin reklam vermesiyle çalışanın şirketine bağlı olmasının ne alakası olabilir diye düşünebilirsiniz. Her çalışan herkes tarafından tanınmış bir şirkette çalışmak ister. Toplumda olumlu alt imge olarak algılanan bir şirketin çalışanı olmak aslında pek çok çalışan için önemlidir. Göstergeler, yapılan anketlerde ekonomik faktörlerin ve kariyer planlamasının en önde olduğunu gösterse de bilinçaltından şirketimize bağlılığımızı etkileyen en önemli faktörlerin başında marka bilinirliliği olan bir şirkette çalışmanın insana verdiği hazdır. Elbette ki bütün bunlar kolay değildir. Şirketler bu kültürü ve sinerjiyi oluşturabilmek için ciddi yatırımlar yapmalı, gerçekten çalışanlarla kaynaşabilen yöneticiler ve insan kaynakları ekibini istihdam etmelidir. Ancak ülkemizin içler acısı bir gerçeği vardır ki o da bütün bu belirttiğim unsurları uygulayabilecek yetişmiş personelin sayısı son derece azdır. Eğitim vermek için gittiğim şirketlerin %80’inde profesyonel olarak çalışan insan kaynakları departmanları bulunmamaktadır. İnsan kaynakları adı altında kurulan departmanlarda ise gerçek anlamda bir ik örgütlenmesi yapılamamaktadır. Daha çok personel ve özlük işlemleriyle uğraşılmakta, yukarıda bahsettiğim hemen hemen hiçbir unsur tam ve sağlıklı bir şekilde uygulanmamaktadır. Ayrıca insan kaynakları birimlerinde çalışanların yeterli bilgiye sahip olmaması, sahip olanlarının ise yönetim tarafından desteklenmemesi, buna bir masraf gözüyle bakılması maalesef tüm bunları uygulamayı güçleştirmektedir. Uygulananlar ise prosedür gereği yapılmakta ve sorunları çözmekten uzak kalmaktadır. Maalesef ülkemizin acı gerçeği olan insan kaynakları birimlerinin yetkin olmayan personelden oluşturulmaya çalışılması ve yöneticilerin insan kaynakları biriminin faaliyetlerine masraf gözüyle bakması ve yöneticilerin psikoloji biliminden yeterince anlamaması tüm bu verimsizliği oluşturan nedenlere ancak bir yenisini eklemekten öteye gidememektedir. İşte bir çalışanın şirketini sevmesi, şirketine bağlı birer çalışan olarak kariyer yaşamına devam etmesi yukarıda bahsettiğimiz verimliliğin ta kendisidir. Eğer işletmeler bir makine ise, çalışanlar da o makineyı çalıştıran birer parçadır. Hiçbir makine yoktur ki parçaları eksik olarak çalışsın. Öyleyse o her parçanın bakımının doğru ve periyodik olarak yapılması bir şirketin en önemli işi olmalıdır. Kendi Başarı Hikayenizi Yazmanın veya Anlamanın Vakti Gelmedi mi ?Kendi Başarı Hikayenizi Yazmanın veya Anlamanın Vakti Gelmedi mi ? Hep başkalarının kişisel gelişim hikayelerini, başarı öykülerini dinlemişizdir çevremizden. Falanca kişi şunu yaptı veya bunu başardı, x kişinin başarı hikayesi tüm millete örnek oldu klişeleriyle adeta her kişisel gelişim seminerinde veya kitabında karşılaşırız. İnsanların bunu birbirlerine anlatmalarının veya örnek göstermelerinin yegane sebebi ise tüm bu başarı öykülerini okuyanın veya dinleyenin de kendi hayatına somasına yardımcı olmaktan başka bir şey değildir aslında. Aslında hem ben hem de çevremdeki birçok insan şundan şikayetçi sanırım. Ortalıkta bu kadar başarı hikayesi üreten insan varken, neden başarısızların sayısı başarılı olanlardan kat be kat fazla. Öyle ya başarı başarı diye yanıp tutuşan kişisel gelişimcilerimiz kendi kitaplarını satmak bir yana bu işin sırrını acaba eksik veya yetersiz mi veriyorlar ? Ya da bu işin herkes tarafından bilinmeyen bir sırrı mı var da bazıları bunu çözmüş ve bazıları da illa da birileri bana ışık göstersin beklentisi içinde yalpalıyorlar. Sakın yanlış anlaşılmasın. Benim eleştirim kişisel gelişim uzmanlarına veya bu konuda örnek seminer verenlere veya kitap yazanlara değil. Benim eleştirim çevrelerindeki bilgiyi, hayatı, yakalamak için ille de başkalarına ihtiyaç duyanlara. Elbette insanlar kendilerinden daha tecrübeli olanlardan istifade etmeli ve onların deneyimleri ışığında hareket etmeliler. Ama benim anlatmaya çalıştığım başka bir şey. Öylesine hazır bilgiye alıştık veya alıştırıldık ki çevremizde akıp giden bilgi akışını fark edip alamayacak kadar beynimizi kullanmıyoruz artık. Geçen günlerde bir bebek mağazasına gittim. Öyle ya bebek mağazasında hayatımda ilk defa gördüğüm bir ton bebek malzemesi vardır. Öylesine şeyler var ki. Bebek düştüğü zaman dizleri acımasın diye dizlikler. Yere sağlam basması için özel tabanlı ayakkabılar. Bilmem kaç marka biberon emzik. Neymiş x marka dişlerine daha iyi gelirmiş. Öte yandan oyun parklarından, bilmem kaçbin ytl’lik bebek arabalarına (bir ABS ve EBD’si eksik, bir de dikiz aynası), yine doğal görünümlü bebek yataklarına vs vs. Saymakla burada bitiremem. Bu bana şunu düşündürdü. Daha doğduğumuzdan itibaren öylesine hazır, kolay, pratik şeylere alıştırılıyoruz ki. Aslında tüm bunlar hayata kolaylık sunması için piyasaya sürülse de bana göre insan olmanın verdiği doğal eğitim sürecini arka plana atıyor. Bakın bunu şunun için söylüyorum. Bir bebek oynarken dizlik takmasın demiyorum ama taktığı zaman o bebek şunu bilemeyecek. Dizlerinin üstüne düştüğünde hissedeceği ağrıyı bilemeyecek. Ve her seferinde düşmeye devam edecek. Düşmemek için bir çabada göstermeyecek. Çünkü düştüğü zaman dizlerinin çok ufacık ta ağrıması onun için önemli olmayacak. Yine bir çocuk oyun parkında oynayarak minicik bir alana hapsolacak. Korunaklı, renkli ve gerçek olmayan objelerle oynayacağı oyunlarla hayatın gerçek objelerini keşfedemeyecek.Bir deterjan firmasının “kirlenmek güzeldir” diye slogan oluşturması boşa değil. Zira evet çocuklarımızı korumalıyız ama onların algılamalarını, keşfetmelerini, öğrenmelerini hazır bir bilgi olarak altın tepsi de sunarak değil. Kendi minik dünyasından hayatın gerçek nesnelerine tutunmayı öğretmek gerekmekte. Bütün bunları şunun için anlatıyorum. O kadar hazır yetiştiriliyoruz ki bebeklerin anlattığım bu durumunu şimdi kişisel gelişim yazarları yerine getirmekte. - Falanca şeyi yaparsanız daha başarılı olursunuz. - Aman şu aşamaları da es geçmeyelim. Bu başarınızı artıracaktır. - Falancayı yaparsanız başarınınız 2 katına çıkacaktır. - Hımmm.. - Bu arada 2 defa da şunu gözden geçirin. 3 defa yaparsanız daha iyi olur. - Yapma Yaa - Siz hayatınıza bu koymuyorsunuz. Koysanızaaa ! - Valla hoca haklı evet ben de bunlar eksik. - Bak falanca bunu yapmış. Adam Genel Müdür olmuş. Eğer 875 defa yaparsanız siz ceo olursunuz. - Vay beee… Bakın yukarıda saydığım şeyler elbette ki yanlış anlaşılmasın. Hayatın her döneminde bazıları anlatmış, bazıları dinlemiş, bazıları uygulamış, bazıları es geçmiş, bazıları esinlenmiş, bazıları da ilham kaynağı olmuşlardır. Ama benim anlatmaya çalıştığım sizin ilham kaynağı olan kişilerden olmaya çalışmanızdır. Çevrenizdeki bilgi akışı sürerken o bilgiyi zaten nasıl yakalayacağınızı bu yaşınıza kadar çözmüş olmalısınız. Çözemediysenizde kendi yöntemlerinizi geliştirmelisiniz. Evet başkalarının anlattıklarından kendinize uygun bir adaptasyon çıkaramıyorsanız, eğer kendi yaşam akışınızdaki gidişata yönelik bir takım çözüm yollarını bulmak için dışardan etki bekliyorsanız, çaresizliğin içinde eridiğinizi düşünüp bir yardım olsa da kendimi düzlüğe çıkarsam diyorsanız kendi bilinç altınızda farkında olmadan bir bağımlı kişilik oluşturursunuz ki bu da yaşamınızı sürdürmek için gerekli yaşam enerjinizin düzensiz seyretmesine neden olabilir. Kendi başarı hikayenizi oluşturmak için illa ki birilerinin şunu ya da bunu yap demesine ihtiyacınız yok. Evet tüm tecrübeler iyidir ve dikkate alınmalıdır. Ama kendinizi en iyi siz tanırsınız ve kendi başarısız olduğunuz alanı da en iyi siz bilirsiniz. Yapmanız gereken bunu açığa vurmak yani bilinçaltınızdan çıkarmaktır. Kendi paradigmanızda bu hayatta neden varolduğunuz sorusunun cevabını anlayanlardansanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Bu hayata acı çekmek için geldiğinizi düşünüyorsanız, hep beni mi buluyor? Diyenlerdenseniz, bir işe öncelikle olmaz tarafından bakıyorsanız, sizin kendinizi kaybedenlerden görmeniz çok doğal. Ama yaşamın kendisini anlamak için göstereceğiniz küçük bir çaba size kendi varolma sebebinizi de anlamanıza yardımcı olacak. Sizin başarı hikayeniz ise tüm bu yapıp ettikleriniz. En büyük başarının ne olduğunu bilmeden yaşamak ve gelip geçici şeylerle başarılı olduğunu sanmak ta sizi en çok kandıracak şeylerden biridir. Tıpkı eskiden ünlü olup ta şimdi hatırlanmayan şöhretler gibi. Bir dönem geliyor herkes biliyor ve el üstünde tutuluyorlar ama bir dönem geliyor ki bu başarı sandıkları şeyin gelip geçmesiyle ortada kalıyorlar. Aslında bu dünyada gelmiş geçmiş, yaşamış olan herkes aslında kendi başarı hikayesini zaten yazıyor. Kimileri büyük paralar kazanıyor. Kimisi spor müsabakalarında başarılı oluyor. Kimisi iyi bir televizyoncu oluyor. Kimisi iyi bir yazar. Kimisi iş adamı oluyor. Kimisi ise icra ettiği işte iyi bir takım oyuncusu oluyor. Ama hayatın gerçek başarısının ne olduğu aslında çok göreceli değil mi ? Zira siz hiçbir işte dikiş tutturamayan bir adam olabilirsiniz. Ama çok iyi bir babasınızdır. Veya piyasanın kurdu bir işadamısınızdır ama çocuklarına karşı ilgisiz bir baba. Kime neye göre başarıdan ne kastettiğimi umarım anlatmışımdır. Dolayısıyla kendi başarı hikayenizi yazmak için birilerinden onay almanıza veya kriter almanıza gerek yok. Siz kendinizin en çok hangi konuda başarılı olduğunu zaten biliyorsunuzdur. Yani en sevdiğiniz işi düşünün. Şunu iyi yaparım dediğiniz bir iş. O halde sizin yapmanız gereken de bu. Çıkış noktanızda bu. Sevdiğiniz ve yapmaktan zevk aldığınız konuya yüklenmek. Bunu bilinçaltınızdan çıkarıp kendinizi onu araştırmaya, öğrenmeye vermelisiniz. Ama neyi severseniz sevin. Sevdiğiniz ve kendinizi geliştireceğiniz konular Hakka, hukuka, insanın doğasına, insanın yapıp ettiklerine, inancına uygun olmalıdır. Bakın ! kendi başarı hikayeniz zaten yazılmakta. Zira yaşadığınız her dakikayı aslında başarı hikayeniz olarak görebilirsiniz. Zira nefes aldığınız her dakikada bu başarı hikayesi devam edecek. Ama siz bu başarı hikayesinin sonuna geldiğinizde öyle bir yaşama kendinizi vakfetmelisiniz ki yapıp ettikleriniz konusunda kimsenin şikayeti, eleştirisi olmamalıdır. Zira siz yapıp ettiklerinizin güzel ve örnek olacak olmasıyla başarı hikayenizi oluşturuyorsunuz. Yoksa filmin sonu geldiğinde kaç para kazandığınız, kaç adet kitap sattığınız, kaç tane madalya kazandığınız, kaç yıl yöneticilik yaptığınızın hiçbir önemi yok. Siz şu anda kendi başarı hikayenizi nasıl görüyorsunuz. Ya filmin sonunda ! Size göre şu yaşınıza kadar yapıp ettiklerinizle kendi başarı hikayenizin başarısı gerçek mi ? Vicdanınız rahat mı ? Eğer bu analizi yapabiliyorsanız ve aldığınız cevap gerçekten evet ise siz kendi başarı hikayenizi zaten yazmışsınız ve yazmaya da devam ediyorsunuz. Ama şu yaşınıza kadar yaptıklarınız ve yapamadıklarınızı yan yana getirdiğinizde içinizde keşkeler, acabalar varsa, şüpheleriniz sizi yiyip bitiriyorsa o zaman durup düşünmeniz gerekmekte. Yani o yaşınıza kadar milyar dolarınız bile olsa bu bir başarı göstergesi değildir. Önemli olan başarı hikayesi sadece sizin kendi vicdanınızda kazanmış olduğunuz başarı hikayenizdir. Gerisi laf, teferruat ve dünyevi oyalanmadan başka bir şey değil. |
||||||||||||||||
|
|